
Düşüncesiyle, bilinciyle, duygusuyla en karmaşık varlık olan insanın yaşamının amaçlarının yöneldiği bir ada “mutluluk”. Ya da dünyaya gelişimizle birlikte bize eşlik eden, bize can veren bir enerji. Belki de hiç ulaşamayacağımız bir ülkü, ulaşılmayıp ancak duyumsandıkça anlamlı bir ülkü mutluluk…
Mutlu olunmadan yaşanan bir yaşam yaşanılmış sayılabilir mi? “Mutlu olmaya sırt çevirmek insan olmaya sırt çevirmektir” diyor Kant. Gönül filozofumuz Ahmet İnam, bu sözü daha da ileri taşıyıp “Umutsuzluk en büyük ahlaksızlıktır” diyerek mutlu ve umutlu yaşamın erdemliliğini anlatmak istiyor bizlere.
Mutluluk üzerine onca yaşantımız olduğunu düşünmemize, mutluluk kavramı üzerine onca konuşmamıza karşın aslında “mutluluk” olanca belirsizliğiyle hala karşımızda duruyor. Belki göreceliliğin en görünür olduğu bir konu mutluluk. Üstelik birçok kavramla da çağrışımlı. Bu durum onun anlaşılmasını daha güç, gerekli ve çekici kılıyor.
Her bir insanın ve kültürün kendi dünya görüşü temelinde geliştirdiği bir mutluluk anlayışı var. Bu doğrultuda; mutluluk, kimimiz için mal-mülk edinmek, kimimiz için cennete gitmek, kimimiz için bilgeliğe erişmek, kimimiz için ise âşık olmak ve bunun gibi binlerce açıklamaya bürünüyor. Kişiler yaşamdan beklenti ve isteklerine göre farklı mutluluk kategorilerine girebiliyorlar.
İnsanlar, mutluluk görüşlerini temellendirirken farklı akıl yürütmelere başvuruyorlar görüldüğü gibi. Elbette ki her bir değerlendirme bir anlamda diğer mutluluk anlayışlarının bir eleştirisini de içeriyor. Çoğun, biz psikolojik danışmanların tarafsız olmaları beklenir, ama ben mutluluğu bu kimliğimden sıyrılarak kendimce yorumlamaya, irdelemeye çalışacağım.
Eğer mutluluk yaşamın birincil ereği ve sonsuz kılınmak istenen bir duygu ise mal-mülk edinmenin bunun gerçekleşmesine sunacakları sınırlı kalacaktır. Çünkü, özellikle mal-mülk edinmede ne hırsımızın ne de edinmek istediklerimizin ucu bucağı olacaktır. Öyle ki insan bu hırsla doymayacak, daha çok edinenleri düşmanca algılayacak ve sevgiden, mutluluktan yoksun kalacaktır. Bu geçici nitelikle –para, mal sahibi olmakla- övünene gösterilen itibar Nasreddin Hoca’nın kürküne gösterilen itibardan öteye geçemeyecektir. Öyle ki, ahmak bir kişinin varsıllığı hem o kişi için, hem de toplum için bir mutsuzluk kaynağı olma gizilgücünü de her zaman taşıyacaktır. Varsıl olup da mutlu olamayan, yoksul olup da aynı zamanda mutlu olan onlarca insan sayabilirim sizlere.
Cennet nasıl anlatılır? Halk ve özellikle erkekler arasında, hurilerin varlığı cennetin sıkça söz edilen özelliklerinden biridir. Hurma ağaçları, yeşillikler ve mavilikler içinde ebediyen mutlu olacak bir yaşam vaad edilir inananlara. Bu anlamda inanmak ve itaat etmek mutlu olmanın gereğidir. Sonsuz bir mutluluk sıkıcı gelmez mi peki? Özgür olunmadan mutlu olunabilir mi? Bir şeyin yoksunluğunu duymadan onu gerekseyebilir miyiz? Aşk acısı çekmeden, ölümü duyumsamadan, acıkmadan, çişimiz gelmeden ve sonu olmadan yaşamak ne kadar yaşamaktır? Ya da bu yaşam mutluluğu sağlar mı? Bilemiyorum, ama bu “kusursuz” yaşam bana hiç çekici gelmiyor.
Bilgelik de en az mutluluk kadar yaşamın amacıdır. Antik Yunan’da, hiçbir zaman gerçek anlamda bilgeliğe ulaşılamayacağı bilincinden hareketle insanlığın yol göstericisi olan felsefeye “bilgeliği sevmek” anlamı yüklenmiş. Bilmek ya da bilmeye yönelmek, mutluluğun en güzelini bahşetmiş insanlara.
Felsefenin olduğu yerde; mutluluk adına kendini kandırmak, gerçeği saptırmak, kul olmak, mutluluğu sahip olmaya indirgemek giderek gerçeklikle korkmadan yüzleşmeye, özgür bir varoluşa bırakmış yerini.
Bilme uğraşımız içinde umutsuzluğa zaman zaman kapılabiliriz. Belirlenimlerimizin bizi ne denli etki altında tuttuğunu kavrayarak karamsarlık sarabilir benliğimizi. Yakınabiliriz gerçeklikten, mutsuz olabiliriz mutlu olmak adına! Umut peşinde koşmaktan yorulmuş ve tüm umutlarımızı yitirmiş de olabiliriz. Bir umut bulma umudumuz vardır ama. Dile gelir karamsarlığımız. Dile gelen karamsarlığa karamsarlık denilebilir mi? Dile gelen her şey bir umut ışığının göstergesi değil midir? Tüm karamsarlığımıza rağmen yaşıyorsak ve gerçeklik bizi acıtıyorsa, bunu olgunca- kendimizi hırpalamadan- yadırgıyorsak ve bunu paylaşıyorsak insanlıkla bir umut bulma, mutlu olma umudumuz vardır hala. Benim yazma gerekçem de bu değil mi zaten?
Mutluluk nedir? Sürekli bir neşelilik ya da gevşeme hali midir? Kulak verelim Andre Comte-Sponnville’in aydınlatıcı sözlerine:
“Mutluluk yola çıkmamızdaki amaç değil, yolun kendisidir. Sarsıntılı, yamru yumru, zor bir yol mu? Evet, hemen hep öyledir. Ama zorlukları sevmez ya da kabullenmezsek hayatı nasıl sevebiliriz? Mutluluk insanı dinlendirmez; sonu başarıyla biten bir çaba ya da alt edilen bir başarısızlıktır o. Uzun lafın kısası cesaret yoksa mutluluk da yoktur, bu noktada stoacılar haklı. Ama, zevk olmadan da olmaz, dolayısıyla Epikuros da haklı; sevgisiz de olmaz, bu durumda sadece sevgi konusunda uzman olmak isteyen Sokrates, Aristotales (Sevmek keyif almaktır”), Spinoza (“Aşk bir sevinçtir”), Freud (“İnsan sevme yeteneğini kaybettiyse hasta demektir”) , Montaigne (“Kendi adıma hayatı seviyorum”) ve hepimiz haklıyız. Mutluluk ne var olmakta, ne sahip olmakta. O , harekette, zevkte ve sevgide.”
Montaigne ile bitirelim:
“Gerçek bir mutluluk, kusurlu bile olsa –ki bütün mutluluklar böyledir-, bir efsaneden ya da yalandan başka bir şey olmayan ideal bir mutluluğa yeğdir. Bırakalım bilgelik hayallerini! Bırakalım mutluluk hayalleri kurmayı! Hayat, maddi ve bedensel bir etkinliktir, özü itibariyle kusurlu ve bozuktur; ona, onun istediği gibi hizmet etmeye çabalıyorum.”
Kasım 8th, 2009 at 19:55
merhaba;
bu yazı bana istiklal caddesini özletti kalabalık arasında nasılda kendim olabildiği mi hatırladım kalabalığı özledim bir an. Elinize sağlık . meltem
özgül ağrlık gibi bir şey bana göre de mutluluk.
banada bir mutluluk resmi gönderir misiniz?hazal
Ocak 21st, 2010 at 19:14
öğretmenim askerlik bitiyor mu? 2-A sınıfı,kısaca tüm okul sizi özledi…ÇABUK GELİN!!!!…..